Arşiv 'Öykülerim'
Öykü: Adam ve Deniz ve… ve bir de (Bölüm 2)
14 Temmuz 2008 yazar CihanCakar, Öykülerim altında. 2 Yorum
-Güzel. En azından birazdan dünya daha adil bir yer olucak.
-Yanılıyorsun bence. En azından…
Bir an sustu
-En azından sen yaşamın değerini, onun hak edilmesi gereken bir şey olduğunu biliyorsun.
-Ama onu hak edemedim değil mi?
-Yaşadığının farkındasın ama.
Adam birden ve büyük bir sinir ve heyacanla:
-Saçma ben hiç yaşamadım, dedi.
Bu çıkışı kendisini bile şaşırtmıştı. Derya onun devam etmesine izin vermedi ve hızla konuşmaya başladı:
-O zaman yaşamadığının farkındasın.
Derya oldukça heyecanlıydı. Bu konu üzerine çok düşündüğü belliydi. Gözlerinin içinde bir an bir kıvılcım parladı ve söndü. Ve Derya sözüne devam etti:
-Oysa insanlar… oysa insanlar bir kaya kadar ahmaklar. Kaya da vardır ama var olduğunu bilmez. Var olmayı değerli kılan var olduğunun farkında olmaktır. Oysa insanlar değil var olmanın değerini bilmek; daha var olduklarının farkında bile değiller. Bu yüzdendir ki insan denen mahlukatın gözümde bir kayadan farkı yok.
-Benim farkında olmam da pek bir şeyi değiştirmedi, değil mi. Ben de yaşamayı beceremedim sonuçta.
-En azından denedin.
-Denedim…
Adam bir an adeta kafasının içindeki anıların hücumuna uğradı. Ve devam etti:
-Hem de her şeyi denedim, her şekilde denedim ama olmadı, beceremedim.
Derin bir nefes aldı ve ekledi:
-Ben… sadece…aslında… sadece, yaşamayı beceremedim.
Haftalardır, aylardır, yıllardır kafasında dönen düşünceyi sonunda -ilk defa- kelimelere dökmüştü. İçinde bunun rahatlığını hissetti. Sanki gırtlağına bir şey takılmış da nefes alamıyormuş gibiydi, şimdi öksürüp bu düşünceyi kusmuş ve sonunda nefes alabilmişti. Nefessiz kalan her insan gibi nefes almanın değerini anlamış -sürekli nefes aldığımızdan bunun çoğunlukla farkına varmayız- ve yeniden nefes alabilen her insan gibi havayı ciğerlerine doldurmuş ve bunun zevkine varmıştı.
Kafasını kaldırıp ufka baktığında güneşin suya değdiğini gördü. Kıpkırmızıydı güneş. Gökyüzündeyse Tanrı’nın yarattığı bütün renkler vardı.
-Hazırım.
Derya onun gözlerinin içine baktı ve hüzünlü bir umutla sordu?
-Bunu yapmak istediğine emin misin? Biliyorsun ki yapmak zorunda değilsin. Hayat ve bu dünya senin hayallerindeki kadar güzel olmasa da yine de yaşamaya değicek kadar güzel.
Hayalleri geldi adamın aklına. Boş ve anlamsız; ama güzel…
-Anlamıyorsun, değil mi dedi. Sıradan bir insan eğer sıradan olduğunun farkındaysa yaşayamaz.
-Kendinin farkında olan biri nasıl sıradan olabilir.
-Olabilir.
-O zaman olma!.. değiş! Farkında olduğun şeyi değiştirebilirsin de.
-Denedim. Hem de defalarca… ama… olmadı, kendi kısır döngülerimi kıramadım.
Bir an durdular. Adamın hayatıyla ilgili bu koca itirafı, bu koca gerçeği, bu acı gerçeği sirdirdiler bir süre. Adamı anlamıştı Derya. Hem de çok iyi. Bir süre ne diyeceğine karar veremedikten sonra Derya:
-Bu lafı daha önce de duymuştum, dedi ve devam etti;
-Bir arkadaşım vardı o da aynı şikayetten muzdaripti. Ama o sebebini de biliyordu.
-Neyin?
-Kısır döngülerin niye bu kadar güçlü, niye bu kadar kırılamaz olduğunu.
-Niyeymiş?
-Çünkü bir kısır döngü içindeysen her ne kadar hep aynı şey olsa da; ne olacağını bilirsin. Çünkü daha önce yaşamışsındır. Bilinmezlikten duyulan korku… kısır döngüleri güçlü kılan bu.
-Eee… arkadaşın kırabildi mi bari bu çemberi?
-Kırdı.
-Nasıl peki?
-Geceydi. Bir falezin başında durmuş aşağı bakıyordu. Her yer zifiri karanlık. Deniz sudan değil ziftten oluşmuş gibiydi. Metrelerce aşağıda deniz kayaları dövüyor. Tabi aşağıdaki denizin derinliği seçilemiyordu, denizin altındaki kayalar görülmüyordu. Niyetini, aklından geçeni bildiğimden onu uyardım; “eğer atlarsan kayalara çarpıp parçalanabilirsin” dedim. O bana ne dedi biliyor musun? “ya da parçalanmam. Ama her halukarda suyun serinliğini yüzümde hissedeceğim. Yaşamak da bu işte; suyun serinliğini yüzünde hissetmek. Eğer seni kıskacına almış kısır döngülerden kurtulmak istiyorsan; yaşamak, ama gerçekten yaşamak istiyorsan gözlerini kapamalı ve kendini boşluğa bırakmalısın”.
Göz göze geldiler.
-Teşekkür ederim, dedi adam.
Teşekkür ediyordu çünkü bu güzel kadın anlamasını sağlamıştı. Bir an düşündükten sonra devam etti:
-Eee nooldu peki arkadaşına.
-Şey… onunla tanışmamıza bu atlayışı vesile oldu diyelim.
Birbirlerine bakıp, gülümsediler. Sonra da bu durumda gülebilmelerine şaşırdılar.
Ufka baktı adam. Ve güneşin artık gözden kaybolmak üzere olduğunu gördü. Adam:
-Bak güneş üstünü denizle örtüyor. O güneş ki dünyadan önce de vardı ve her şeyi gördü dünyada olan, insanlığın bütün maceralarına tanıklık etti. Hani tabloya çok yakından bakarsan anlayamazsın ya, uzaktan bakman gerekir: Güneş uzaktan baktı dünyaya ve gördü her şeyi ve anladı tabi. Ve bunun yorgunluğu var tabi üstünde. Kim bilir ne kadar yorgundur. Ama ertesi gün yine doğabiliyorsa demek ki gittiği yer de huzuru bulabiliyor, dinlenebiliyor. Orada bütün bu acıyı en baştan yaşamasına değecek bir şeyler var demek ki. Orayı ben de görmek isterim. Üstümü denizle örtmek ve… ve… bilmiyorum. Belki orada biraz huzur bile bulurum, dedi ve devam etti Adam:
-Hazırım artık: Gözlerimi kapayıp kendimi boşluğa bırakmaya hazırım.
İkisinin gözleri adamın elindeki tabancada birleşti.
Adamın saçını okşadı Derya. Ve kulağına fısıldadı:”umarım aradığın huzuru bulursun”.
Adam silahı şakağına dayadı. Bir an durdu. Hayatını ve onu bu noktaya getiren uzun ve yorucu yolu düşündü ve tetiği çekti. Silahı dayadığı yerde bir sıcaklık hissetti. Sonra vücuduna yayıldı bu sıcaklık. Silahın patladığını ancak böyle anladı. Çünkü ne canı yanmış ne de patlamayı duymuştu. Hatta inanılmaz bir sessizlik vardı. Korkutucu bir sessizlik. Sadece dalga sesleri duyuluyordu. Denizin şarkısı. En sevdiği şarkı. Bir an kaskatı kesildikten sonra başı Derya’nın dizine düştü. Bir dalga geldi o an ve yüzünde suyun serinliğini hissetti. Ruhunu kucaklayan bir serinlik. Ufka baktı adam. Güneş kaybolmuştu artık. Gökyüzünde Tanrı’nın yarattığı bütün renkler vardı. Deniz aşık bir kadın kadar güzeldi ve deniz sonsuza uzanıyor gibiydi.
A. Cihan ÇAKAR
13 Temmuz 2008
Öykü: Adam ve Deniz ve… ve bir de (Bölüm 1)
13 Temmuz 2008 yazar CihanCakar, Öykülerim altında. 1 Yorum
“Deniz sonsuza uzanıyor gibi”.
Adam denizi ilk gördüğünde de bunu düşünmüştü. Ve şimdi bundan yıllar sonra denizi gördüğü an yine bu düşünce düştü aklına. Denizi ilk gördüğü zaman daha -kaç yaşındaydı hatırlayamıyordu- çocuktu. O gün denizle arasında bir bağ oluşmuştu adeta. Bir şekilde -nasılını onun da bilmesi imkansızdı- deniz hayatında hep vardı. Hüzünlendiğinde hep denize gelirdi. Deniz ona şarkılar söyler onu teselli ederdi. Denizin şarkıları gariptir. Hepsi hüzünlüdür ama huzur verir. Huzur; bu adamın uzunca bir süredir aradığı yegane şeydi. Ve aradığı huzuru bulmak için yine denize geldi. Dalgaları yine şarkı söylerken buldu. En sevdiği şarkı. Hep yaptığı gibi gözlerini kapadı. Ve rüzgar şarkıyı onun kulağına fısıldadı. Öyleki bir an geldi bu dünya kadar eski bu şarkıyı ruhunun en derin yerinde hissetti. Güneş batmaktaydı ve deniz aşık bir kadın kadar güzeldi.
Adam denize doğru yürüdü, eski dostuna. Yorgundu. Hem de bir değil bin ömür yaşamış gibi. Hani canımız sıkıldığında, sevmediğimiz bir işi yapınca vakit geçmez ya, bir saat beş saat gibi gelir ya bu da öyle bir şeydi. Dostuna büyük bir saygıyla selam verdi. İçinde kırgın, hüzünlü bir sevinç vardı. Çünkü sonunda denize, dostuna, huzura kavuşabilmişti. Üç gün hiç uyumadan çalışılan bir sınavdan sonra duyulan sevinç gibi bir sevinçti bu. Adam denize doğru yürüdü ve dalgaların gelebildiği son noktada bir an durdu. Bu sınır hep sevmiştir, öyleki sanki dalgalar daha ileri, daha uzağa, insanlara ulaşmak için çırpınır gibidir. Ve ayaklarında bi serinlik hissetti. Ayaklarından bir virüs gibi vücuduna girip bütün benliğini bir anda saran bir serinlik. Bir adım daha attı ve dalgaların yumuşattığı kumların üzerine oturdu. Deniz adeta utangaç bir sevgili gibi ona dokunuyordu.
Ve o an yanında birinin daha oturduğunu farketti. Yanındaki bir kadındı. Öyleki hayatında gördüğü belki de gördüğü en güzel kadın. Ama bu kadının en belirgin özelliği herhangi biri olmasıydı. Yani sıradandı, hiçbir göze çarpan sıradışılığı yoktu. Peki ama o zaman onu bu denli güzel yapan şey neydi. Belki sıradan olmasıydı. Belki… adam da bilmiyordu bu güzelliğin kaynak ve de sebebini. Ama bir tek şey biliyordu ki bu kadını gördüğüne memnundu. Sebepsiz bir mutluluk ruhunu sararken bunlar geçmekteydi adamın kafasından. Kadın:
-Merhaba, dedi.
-Merhaba.
Belki bir dakika belki bir saat hiç bir şey söylemeden durdular. Bir rüya gibiydi bu an; adamın süreden emin olamaması bu yüzdendi. Sessizliği bozan yine kadın oldu.
-Garip değil mi? On beş dakkadır yan yana oturuyoruz ama kim olduğumu sormadın bile.
Adam o an geçen süreyi farketti. Ve kadına cevap verdi:
-Kim olduğunu biliyorum.
-Öyle mi? Kimim peki?
-Azrail.
-İnsanlar bana bir çok farklı isimle seslendi. Ama sen bana böyle hitap edebilirsin tabi. Ama açıkçası bana bu isimle hitap etmeni tercih etmem.
-Neden? Adın bu değil mi?
-Öyle ama, insan zihninde ölümle eşleştirilen bir isim.
-Haklısın galiba. Peki sana ne diye hitap edeyim istersin?
-Sen seç.
Bir süre düşündükten sonra, Adam:
-Derya, dedi.
-Güzel isim. Neden peki?
-Bana güzel şeyler hatırlatan, ya da doğru kelime “hissettiren” yegane kelime. İlk aşkımın ismi.
-Güzel isim…
Bir anlık sessizlikten sonra Derya -hikayenin devamında Azraile böyle hitap etmenin daha doğru olacağını düşündüm. Ne de olsa bu hikaye bu adamın hikayesi ve o ölüme bu ismi koydu- devam etti:
-Ama söylemeliyim ki çok karamsarsın. Dünyada çok güzel kelimeler var. Bütün dünyayı gezmiş biri olarak bunu söyleyebilirim.
-Birazdan ölüceğim düşünülürse karamsar olmam doğal değil mi?
-Öyle tabi.
Derya adamın gözünün içine baktı. Ta derinlerde bir yere. Sanki ona meydan okuyordu. Yalan söylediğini biliyorum der gibiydi. Bu bakıştan beklenmiyecek sakinlikte bir ses tonuyla:
-Ama asıl sorun bu değil, değil mi? dedi.
-Beni iyi tanıyorsun.
-İnsanları tanıyorum. Ve her ne kadar siz safça aksine inansanız da yalan söylemek konusunda pek başarılı değilsiniz.
Derya soru dolu bakışlarla ekledi:
-Eee…
-Eee ne?
-Asıl sorun ne?
-Sorunun ne olduğunu biliyorsun. Uzun bir süredir yanımdaydın. Seni görmesem de hissedebiliyordum. Yanımda ve zihnimde hep sen vardın.
-Öyle belki ama…
-Ama?
-Ama senden duymak istiyorum, senin kelimelerinle. Belki anlamam kolaylaşır.
-Boşver. Anlayıp da ne yapacaksın? Bütün bunların artık bir önemi yok. Zaten hepsi bir yığın saçmalık.
-Belki ama benim de seni dinlemekten başka yapacak işim yok ve bir şeylerden bahsetmemiz lazım, değil mi?
Bu soruyu öyle saf bakışlarla ve öyle tatlı bir gülümsemeyle sormuştu ki adam onu bu denli iyi tanımasına rağmen -sabahlara kadar zihninde onunla muhabbet etmişti- bir an için onun başka bir düşüncesi olmadığına gerçekten sadece muhabbet ettiğine inanacaktı. Ama ikisi de biliyordu ki bu basit bir muhabbet değildi. Ama adam bir an için adeta bu gülümsemenin etkisine girmiş ve her şeyi unutmuştu. Ama hemen kendine geldi ve:
-Tam da hayal ettiğim gibisin, dedi.
Derya onun konuyu değiştirmeye çalıştığını farketti. Hoş adam bunu o denli acemice yapmıştı ki farketmemek elde değildi. Ama şimdilik buna göz yumdu.
-Belki de beni böyle hayal ettiğin için böyleyimdir.
Adam bir şey demedi sadece ona bakıp gülümsemekle yetindi.Sustular bir süre sonra adam aklına bir şey gelmiş gibi birden:
-Sana bir şey sormak istiyorum ama nasıl soracağımdan emin değilim.
-Olduğu gibi sor, her zaman en iyisi budur.
Adam bir an durdu, sanki zihninde kelimeleri bir araya getirmeye çalışıyor gibiydi. Sonra:
-İnsanları en iyi sen tanıyor olmalısın. Onları en zayıf, en zavallı, en çaresiz anlarında görüyorsun. Yalanlarının onları artık koruyamayacağı yegane zamanda. Sence biz yaşam… yani… yaşamayı hak ediyor muyuz?
-Hayır, etmiyorsunuz.
Öykü: Çömlek Perileri (Bölüm 2)
1 Temmuz 2008 yazar CeyhunCakar, Öykülerim altında. 1 Yorum
Safiye, başını önüne eğdi. Ayten çantasından bir şişe çıkarıp Safiye’ye uzattı.
“Fare zehiri kokar; hem kanıt da bırakır. Bunu kullan.”
Ayten’in şişeyi uzattığı eli Safiye’nin omzuna değdi. Ayten birkaç dakika duraksadı. Eli istemsizce genç kadının göğsüne indi. Safiye şişeyi alıp kendini parmaklıklardan geriye attı.
Daha fazla konuşmadılar. Ayten arkasını döndü ve yürümeye başladı. Safiye altı ay önce evden kaçtığında annesi Süheyla Hanım yoluyla çocukluğundan beri tanıdığı Hakkı Bey’e sığınmış; Hakkı Bey önce Safiye’yi bağrına basmasına rağmen Osman eve dadanınca kızı Ayten’in yalvarmalarına aldırmayıp Safiye’yi nazikçe kovmuştu. Ayten doktordu. Yaşı yirmi dokuz olmasına rağmen daha evlenmemiş; kendini işine adamıştı. Safiye’yle aynı odada kaldığı iki ay boyunca iki kadın bir birleriyle başkalarıyla konuşamadıkları şeyleri konuşmuşlar; Safiye evden kovulduğunda Ayten’in dünyası yıkılmıştı.
Safiye, Ayten gittikten sonra bir süre pencereden ayrılmadı. Parmaklıkların arkasından yüz metre ötede salıncakta sallanan on yaşlarında sarışın bir kız gördü. Elindeki şişeyle birlikte akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa girdi.
Osman eve geldiğinde zir zurna sarhoştu. Saat gece üçü geçmişti. Zorlukla kapıyı açtı. Masada yemeğinin hazırdı. Bu kadın adam olacaktı. Yemekten sonra zorlukla ayağa kalkıp yatak odasına girdi. Yatağa girdi. Kendini kötü hissediyordu. Bu sırada gözü kırık aynanın üstündeki resme takıldı. Haydar Usta ortada ve daha gençti. Karısının zoruyla olacak resimdeki çırak ve kalfaların aksine takım elbise giymişti. İstanbul’dan kız almıştı ya kendini İstanbul Beyefendisi sanıyordu. Resmin sağındaki küçük oğlan çocuğuna; kendi çocukluğuna; baktı. Fotoğraf makinesine gülüyordu. Tabii ya Safiye ile annesi Süheyla Hanım makinenin başında fotoğrafçının başını şişiriyorlardı. Osman Safiye’ye gülümsüyor olmasına şaşırdı. Demek bir anlığına da olsa Safiye’yi sevmişti. Oysa fotoğrafın çekildiği o gün Haydar Usta’dan ve onun İstanbul özentisi ailesinden en çok nefret ettiği gündü.
…
Osman bozulmuş çamuru telaş ve korkuyla bitirmeye çalışırken Haydar Usta içeri girdi. Çocuğun yanına gelip işe yaramaz haldeki çamura baktı.
“Sana hiçbir işte güvenemeyecek miyim?”
Osman’a tüm gücüyle bir tokat attı. Tezgahtan yere düşen Osman ağlamaya başladı.
“Ne ağlıyorsun ulan.”
Haydar Usta ilkinden daha sert bir tokat daha attı.
“Yukarıda resim çektiriyoruz. Süheyla bütün kalfa ve çırakların resimde olmasını istiyor. Üstünü başını düzelt. Yukarıda tek gözyaşı istemiyorum.”
Osman, Haydar Usta’dan daha çok Safiye’den nefret ediyordu. Haydar Usta o kadar kılıbıktı ki evde karısının sözünden çıkmaz ve bu yüzden hıncını çıraklardan en çok da en küçükleri olan Osman’dan çıkarırdı. Safiye ise annesinin dizi dibinde çömleklerin içinde peri arıyordu.
Osman, fotoğraf çekmek için hazırlanırken öcünü bu kızdan almak için yemin etti. Safiye’nin elinden perilerini alacaktı. Yıllar sonra Haydar Usta karısından iki yıl sonra ölmek üzereyken; Osman kendisine yaptıklarının acısını kızından çıkaracağını söylüyor ve bu ona keyif veriyordu.
Osman yatakta titremeye başladı. Safiye uyanıktı. Bunun doğal olmadığını Safiye’nin bir şeyler çevirdiğini anlamış, kadının üzerine saldırmak istiyordu ama öylesine titriyordu ki bunu yapamıyordu. Safiye ayağa kalktı. İçeri gidip rakı şişesini getirdi. Osman yolun sonuna geldiğini anlamıştı. Resimde Safiye’ye gülümseyen küçük çocuğa daldı gözleri. Başka türlü olabilir miydi? Yatağın yanına gelen Safiye, Osman’ın ağzını açtı.
“Perilerimi geri istiyorum.” dedi.
Rakıyı Osman’ın ağzından içeri boşalttı.
Cenazeden birkaç gün sonra Safiye kapısının çalındığını duyunca şaşırdı. Kapıyı açtı. Ayten gülümseyerek Safiye’ye bakıyordu.
“Beni içeri almayacak mısın?”
Safiye durakladı. Birkaç saniye sonra Ayten’e elini uzattı. İçeri girip kapıyı kapadılar.
Ceyhun Çakar
28 Haziran 2007
Öykü: Çömlek Perileri (Bölüm 1)
1 Temmuz 2008 yazar CeyhunCakar, Öykülerim altında. 2 Yorum
Kocası üstünde bir aşağı bir yukarı gidip gelirken, Safiye kırmızı geceliğiyle yatakta sırt üstü yatıyor; çürüklerle dolu bacaklarına kocasının verdiği acıyı hissetmemek için boyası dökülmüş duvarlara boş boş bakıyordu. Karısının kayıtsızlığını fark eden Osman, genç kadının çıplak karnına sert bir yumruk attı.
“Biraz cilve yapsana be kadın.”
Safiye’nin sesi çıkmaması Osman’ı iyice öfkelendirdi. Ayağa kalktı. Safiye’nin kasıklarına öyle bir tekme savurdu ki bu kez genç kadın çığlını tutamadı. Osman rahatlamıştı; giyinip evden ayrıldı. Safiye birkaç saat yataktan kalkmadı. Dün gece Osman’ın kırdığı aynada kendini parçalanmış yansımasını seyrediyor; ağlamamak için dişlerini sıkıyor ama gözyaşlarını durduramıyordu. Birden aynadaki kadın, neşeli bir kız çocuğuna dönüştü ve genç kadının bezgin yüzüne baktı.
“Safiye neden ağlıyorsun?”
Safiye, aynadan gelen bu sesi tanıyordu. Ayağa kalkıp geceliğini düzeltti. Elini aynanın kırıkları üzerinde gezdirirken yıllar öncesine gitti.
…
Bir çömlekçi dükkanının bodrumunda on üç yaşında bir kız çocuğu aynanın karşısında yaşıtı bir oğlan için süsleniyordu. Neşeli, yerinde duramayan kıpır kıpır bir çocuktu. Çömlekçi ustasının kızıydı. Çömleklerin içinde ele avuca sığmaz küçük periler yaşadığına ve onlar gibi ele avuca sığmazsa bu perilerin onunla tanışmak isteyeceklerine inanıyordu. Sonunda süslenmesini tamamladı ve koşturarak çömlek tezgahlarının bulunduğu odaya girdi. Tezgahlardan birinin başında Osman somurtarak oturuyordu. On dört yaşındaki bu çocuğun üstü başı çamur içindeydi. Küçük kız gülümsedi.
“Bugün hepimizin fotoğraflarını çekeceklermiş.”
Osman başını kaldırıp küçük kıza baktı.
“Fotoğraf ne ki Safiye?”
“Annem anlattı. Kocaman bir makinesi varmış. Düğmesine basınca makine resmimizi yapıyormuş. Geleceksin değil mi?”
Osman başını önüne eğdi. Tezgahın pedallarını tüm gücüyle çevirip önündeki işe çömleği şekillendirmeye başladı. Safiye başını çamur halindeki çömlekle Osman’ın arasına soktu. Osman’ın asık suratına aldırmadan kıkır kıkır gülüyordu.
“Yoksa benden sıkıldın mı? Ama ben seni çok seviyorum. Lütfen gel olur mu?”
Safiye sözünü bitirir bitirmez Osman’ın kızaran yüzüne aldırmadan inandığı küçük çömlek perileri gibi hoplaya zıplaya atölyeden dışarı çıktı. Osman önündeki çömleğe baktı; bozulmuştu.
…
Safiye kapının çalmasıyla çocukluğundan geri döndü. Bir mendille gözyaşlarını sildi. Aynanın başından kalktı; kapının yanına gitti.
“Kim o.”
“Benim Ayten.”
“Ayten sen misin? Osman kapıyı çıkarken kilitlemişti. Pencereye gel. Oradan konuşalım.”
Ayten kapının biraz ötesindeki demirli pencerenin önüne geldi. Şehir dışında müstakil bir evdi burası. Bu mevsimde çevrede kimse olmazdı. Safiye pencerenin parmaklıkları arkasında belirdi.
“Bağışla Ayten; seni içeri alamıyorum.”
“Önemli değil. Kaçıp bize geldiğinde…”
“Osman çok canınızı sıkmıştı. Çok mahcubum.”
“Boş ver şimdi o hayvanı. O gün bana söylediklerinde ciddi miydin?”
Öykü: Tanrıçanın Seçimi (Bölüm 2)
18 Haziran 2008 yazar CeyhunCakar, Öykülerim altında. 1 Yorum
“Ne hakla kadın olmaktan bahsediyorsun. Senin ve kardeşlerinin başına gelen onun da başına gelsin diye Rhea ile ben saklamıştık Zeus’u ve taş yutturmuştuk Kronos’a oğlunun yerine. Kronos’un karnında eşit değil miydin Hades ve Poseidon’la? Oysa kadınların iktidara getirdiği Zeus hor gördü kadın hakkını. Hades’e yeraltını verdi, Poseidon’a denizleri. Seni ise yalnız karısı olarak yanına aldı, altına yatasın sözlerini onaylayasın diye. Bu koymadı sana. Sen vermedin mi iktidarı erkek soyuna. Şimdi ise Klytaimnestra’nın kadınlık hakkından bahsediyorsun.”
Hera ayağa kalkıp Gaia’nın gözlerine bakarak yanıt verdi.
“Sen hâlâ Uranos çağında çağımda yaşıyorsun, Gaia. Çok zaman geçti o çağın. Şimdi erkekler yönetiyorlar dünyayı. Bizimse elde edebileceğimiz tek iktidar benimkisi. Onu da bırakmamı mı istiyorsun? O durumda ne kalır elimizde, söyle? Klytaimnestra’da benim yolumu tuttu ve bir erkeğin karısı olmaktan gelen iktidarı seçti. Bir zamanlar senin olduğun gibi kocamıza denk değiliz belki ama bir umudumuz var gerçek kadın iktidarı için. Hakkımı isteseydim alabilecek miydim Zeus’tan. Yoksa tamamen iktidarsızlaşmak mı olacaktı payıma düşen. “
Gaia’nın küçüldü bedeni. Teni ve saçları benzedi insan soyuna. Çıplak bedeni yeni doğurmuş bir anneninki gibi güzeldi. Hera’ya baktı.
“Seni alıyorum ama affetmiyorum Hera. Çok istemiştin Truva’nın düşüşünü. Agamemnon ölecek ve Klytaimnestra’nın olacaktı şehrin zenginliği. Düştü Truva ve Orestes yürüyor kadın ve erkeğin yan yana yaşayıp yan yana öldüğü topraklara. Bağrıma binlerce kadının ölüsü düşüyor. Zeus tahta çıktı çıkalı acım dinmiyor, bırakmıyor o çocuklarıma eziyet etmeyi. Bir insan olarak karışacağım insanların arasına ve bir insan olarak savaşacağım Orestes’e karşı. Böylece kışkırtmam Zeus’u ve diğer tanrıları kendime karşı. Katıl bana, savaş benimle birlikte, Hera. O zaman vermem
Klytaimnestra’yı ve uyur huzur içinde koynumda.”
Hera ayağa kalktı ve öylece durdu kısa bir zaman. Yüzü kaskatı kesilmişti. Ne diyeceğini bilmiyordu.
“Gaia, gelemem seninle, bağıla benimle. Senin kadar özgür olamam. Bunca zaman insanlara tepeden baktım. Tanrısal güçlerimi bırakıp onlar gibi yaşayamam artık.”
Gaia yanıt vermedi. Sırtını döndü ve gitti. Kayboldu sisin içinde. Hera dizlerinin üstüne çöküp Klytaimnestra’nın açıkta kalan cesedine bakarak gün batana kadar ağladı.
…
Orestes, diğer Aka krallarının yanında bir tepenin üzerinden uçsuz bucaksız bir vasiyi seyrediyordu. Yaz sıcağının sararttığı otlar arasında binlerce kadın, erkek ve çocuk cesedi vadiyi kaplamıştı. Muzaffer krallar neşeliydi. Orestes birkaç adamıyla birlikte vadiden aşağı indi ve gözüne çarpan yaralı bir kadının yanına gitti. Kılıcını çekip acı içindeki kadının boğazına soktu. Vadiyi acı bir çığlık kapladı ama kadın ölmemişti. Orestes adamlarını yanına çağırdı.
“Bu kadın, Zeus’un lanetlediği bir tanrıça olmalı. Onu Zeus’un tapınağına götürüp kilitleyin. Tanrıların arsına girmenin sonu kötü olur.”
Yaralı kadın konuşmadı, yalnız tapınağa götürülürken insan kaplı tapınağa acıyla baktı.
…
Hades bıçağını Klytaimnestra’nın çıplak karnına saplayıp göbeğinin altına kadar yardı. Klytaimnestra’nın iç organları dışarı çıkmıştı. Gırtlağını yırtarak attığı çığlık Hera’yı uyandırdı. Klytaimnestra’nın Tartoros’ta çektiği bütün işkenceleri rüyalarında görüyordu. Düş gördüren tanrıça İris’ seslendi yatağımdan.
“Yalvarırım yeter İris, artık buna dayanamam. Zeus’un isteği bu biliyorum. Karısından vazgeçmek istemiyor ama Klytaimnestra’nın başına gelenleri görmemi istiyor, aynı şeyi yapmayayım diye. Yeter İris, öğrendim artık her kadın kocasının kölesi olmalı. Tanrıçaların en büyüğü de dahil buna.”
Zeus duydu karısının sesini ve Hera’nın yanına geldi.
“Daha değil Hera. Bir süre daha bu acıyı çekip buna itaat etmeyi öğrenmelisin. Orestes bir kadın adamış bana işgal ettiği topraklardan. Tapınağa benimle gel, senin yanında almak istiyorum hediyemi.”
İki tanrı Zeus tapınağına geldiklerinde karşılarında tanrıça Gaia’yı görünce şaşırdılar. Gaia Zeus’a aşağılayan gözlerle baktı.
“Utanıyorum üstünde oturduğun tahtı sana verdiğim için lanet olası tanrı. Bu yüzden reddettim tanrıçalığı. Tartaros’a at beni ve çektirebildiğin her acıyı çektir bana ama hatırla bu kehanetimi: İnsan gücü devirecek seni. Ben ki Toprak Ana’yım, bilirsin olur dediklerim.”
Zeus ne diyeceğini bilemedi bir an. Öfkeli gözlerle Gaia’ya baktı.
“Seni Tartaros’a atmayacağım Gaia. Sen Hera gibi değilsin, acılar güçlendirir seni. Ayrıca toprağa bereketini vermelisin yine. Aç insanları yönetmek zordur. Toprağın altına zincirleneceksin ve bereketini vermeye devam edeceksin. Yanında savaştıklarında Tartaros’a götürülmeyecek. Gerçek zincirlerin onlar olacak. Sen itaat ettikçe koynunda uyuyabilecekler.”
Tanrılar Zeus’un istediğini yerine getirdi. Gaia’yı toprağın altına zincirlediler ve toprağın üstünde kölelik devam etti.
Ceyhun Çakar